MİTOLOJİDEN BAZI HİKAYELER

Bu içerik 13th Nisan 2016 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

 “Ey tatlı ışıl ışıl ölümsüz Aphrodite

Ulu Zeus’un düzenci kızı
Yalvarırım yüreğimi acılarla
Dağlama!


Geleceğin varsa, şimdi gel;
Kurtar beni
Kuşkudan, ne diliyorsa gönlüm
Yerine getir, sen de katıl benimle
Savaşa.” –APHRODITE’E YAKARIŞ/ SAPPHO (Yunanistan İ.Ö 610. yy.)

Demiş Sappho, tüm şairliğiyle inandığı Tanrılara yakarırken… Güzelliğin Tanrıçasına, aşkın annesine seslenirken…

Bu yazımızda mitolojiden bazı hikayeleri sizinle paylaşacağız. Ancak bırakalım bir yana Tanrıların savaşını, Tanrılara dokunmuş insanların başına neler gelmiş onları anlatalım. Hem de birçoğunun bu topraklarda izi kalmışken…

1-PANDORA

Ahh meraklı Pandora! Belki de içinde olmasaydı o kadar merak, dünya daha iyi bir yer olur muydu dersin? Ya da tüm günahlarımızı sana yüklemek yerine çuvaldızı defalarca ve defalarca batıralım mı kendimize? Hikayemizi anlatalım öncelikle: Mitolojiye göre önceleri sadece erkeklerden oluşan insanlar ve Tanrılar birlikte yaşarlar. Ancak insanlar Tanrılarla o kadar laubali olmaya başlarlar ki, Yüce Tanrı, Tanrıların Tanrısı Zeus buna daha fazla dayanamaz ve bir çözüm üretir. Sanatkar bir Tanrı olan Hephaistos’tan bir kadın yaratmasını buyurur. Hephaistos hemen işe koyulur ve toprakla suyu birleştirip ilk kadını yaratır. Adı ise tabi ki Pandora olur. Tanrılar Pandora’ya güzellik, akıl ve zerafet gibi özellikler verirler ve sonunda gerçekten çok güzel bir kadın yaratılmış olur. Zeus, Pandora insanların arasına gönderilmeden önce ona bir kutu verir. Bu kutuyu kesinlikle açmaması gerektiğini de tembihler. Ancak Pandora o kadar meraklanır ki dayanamaz ve kutuyu açıverir. Aynı anda birden acı, şehvet, yalan, ihanet gibi birçok kötülük dünyaya salınır. Pandora o kadar korkar ki bir an ne yapacağını bilemez. Kutunun kapağını kapatmayı akıl ettiğindeyse artık çok geç kalmış olur. İnanılır ki kapak kapandığında içeride sadece ‘ümit’ kalmıştır.

2-PHILEMON VE BAUCIS

Bir gün Zeus ve rüzgar Tanrısı oğlu Hermes insanları denetleyebilmek için yeryüzüne inerler. Ancak kimse onlara güler yüzlü davranmaz ve evlerine almazlar; fakir bir çift olan Philemon ve karısı Baucis hariç. Çiftimiz bu davetsiz misafirlerin kim olduklarını bilmeden ve dahası umursamadan onlarla kıt kanaat geçinmelerine rağmen yemeklerini paylaşırlar ve onları konuk ederler. Tanrılar en nihayetinde çiftimize gerçek kimliklerini açıklarlar. Tabi ki diğer insanlarla çiftimizi bir tutmayacaklarından kalkarlarken peşlerinden gelmelerini buyururlar. Bir dağa tırmanırlarken soluklanmak için durunca büyük bir gürültü duyarlar. Gürültüye doğru baktıklarındaysa şehirlerinin tamamen yerle bir olduğunu, sadece kendi evlerinin ayakta kaldığını, üstelik eskisinden çok daha lüks olduğunu görürler. Zeus onlara bir istekleri olup olmadığını sorar. İyi kalpli çift yalnızca doğdukları topraklarda kalmayı ve topraklarının korunmasını arzu eder. Gel zaman git zaman çiftimiz iyice yaşlandıklarında, kalplerinde hala sıcak sevgilerini barındırarak birbirleriyle anılardan konuşurlarken Philemon karısının saçlarının yaprak, kollarının dal olmaya başladığını görür. Aynı anda kendisi de bir ağaca dönüşmektedir. Zeus onları ağaca çevirerek ölümsüzleştirmiştir. Philemon, gölgesinde sıcaktan korunduğumuz meşe; Baucis ise kışın içimizi ısıtan ıhlamur ağacına dönüşür. Ve bir zamanlar Tanrılara yardım ettikleri gibi insanlara da faydalı olmaya daima devam ederler.

3-PYRAMUS VE THISBE

Pyramus, Babil’in en yakışıklı genci; Thisbe ise en güzel kızıdır. Çocukluklarından beri yan yana evlerde yaşarlar ve birbirlerini daha o zamandan sevmeye başlarlar. Zaman geçip büyüdüklerinde ve evlenmek istediklerindeyse aileleri bu evliliğe karşı gelirler. Artık onları buluşturan tek yer bitişik evlerinin duvarındaki çatlaktır. Her gün bu çatlaktan konuşurlar, hasret giderirler. Fakat kendilerinden başka kimsenin bilmediği bu çatlak da onlara yetmemeye başlar. Bir gün duvardaki konuşmalarından birinde ne pahasına olursa olsun birlikte kaçmaya karar verirler ve buluşma yeri olarak dut ağacını seçerler. Thisbe gece olup karanlık çöktüğünde tanınmamak için yüzünü örterek evden çıkar ve dut ağacına gelir. Aynı zamanda yeni avdan dönmüş, ağzı kan içinde bir dişi aslan da oralardadır. Thisbe hemen kendini bir mağaraya atar, kaçmayı başarır. Ancak yüzünü örttüğü örtüsü düşmüştür. Güzel kız gizlenirken aşığı Pyramus da gelir. O da aslanı görür. Aslandan korkmanın daha ötesinde bir dehşet, kalbini paramparça eder. Ağzı kanlar içinde olan aslanı ve Thisbe’sinin örtüsünü aynı yerde görünce aslanın kızı öldürdüğünü düşünür. Yıkılan genç adam hemen hançerini çıkarır ve sevdiğine kavuşmak için oracıkta hançeri kalbine saplayarak yaşamına son verir. Thisbe her şeyden habersiz mağaradan çıkıp yeniden dut ağacına geldiğinde bir de ne görsün? Canından çok sevdiği Pyramus ölmüş, kanlar içinde yerde yatmaktadır. Anlar ki bir yanlış anlama uğruna öldürmüştür kendini. Hiç tereddüt etmeden Pyramus’un elinden hançeri alır, o da kalbine saplar. İki sevgilinin kanları dut ağacının köklerine varmıştır. Bu nedenledir ki daha önceleri tümü beyaz olan dut ağaçlarının yanına kırmızı meyve veren dut ağaçları da eklenmiştir.

4-DAPHNE

Bu hikayemizde de bir ağaca dönüşme olayıyla karşılaşıyoruz. Güzel Daphne ömrünün sonuna dek hiçbir erkekle birlikte olmama, güzelliğini kendine saklama konusunda karar kılmıştır. Ancak öyle hoştur ki Güneş Tanrısı Apollo (veya Apollon), Daphne’yi gördüğünde dayanamaz ve hemen yeryüzüne yanına iner, Daphne’ye görünür. Apollo güzel kıza onu çok beğendiğini anlatmaya başlar başlamaz Daphne’miz kaçmaya başlar. Öyle hızlı koşuyordur ki Apollo bile ona yetişemez. Ancak Tanrı Apollo’nun gücü tükenmek bilir mi? Tabi ki hayır. Buna karşılık narin Daphne nice zaman koştuktan sonra yorulmaya başlar. Artık takati kalmayınca yavaşlar. Bakar ki Apollo ısrarından vazgeçmemiş koşarak ona doğru gelmekte. O anda toprağı kazmaya başlar ve Yüce Toprak Ana Gaia’dan onu saklamasını ister. Öyle çaresizlikle yakarmıştır ki Gaia onu bünyesine alır. Elleri dallara, güzel saçları yapraklara, beyaz gövdesi katı kesilerek bir daphne (defne) ağacına dönüşür. Apollo gördükleri karşısında hayrete düşer, çok üzülür. Hemen kızın yapraklarından toplar, kendine taç yapar. O günden beri o tacı hiç çıkarmaz. Biz de günümüzde bir Apollo heykeli görürsek başında çok sevdiği Daphne’sinin yapraklarından yaptığı tacıyla birlikte buluruz onu.

5-ARAKNE

İzmir’in güneyinde Kolphon adında bir kentte Arakne isimli genç kadın yaşamaktadır. Bu genç kadın öyle güzel örgü örer ki doğrusu görenleri de kendine hayran bırakır. Bu övgüler karşısında Arakne, iyiden iyiye böbürlenmeye başlar. Örgüsüyle ünlü Tanrıça Athena’dan mı becerilerini aldığını söyleyenlere ‘Ne Athena’sı? Bunları kendi başıma öğrendim.’, demesiyle Athena duruma çok öfkelenir. Hemen yeryüzüne iner, kim olduğunu gizler ve Arakne’ye meydan okur. Bir yarışma düzenlenir. İkisi de örgü tezgahlarının başına geçerler. Tanrıça Athena zeytin ağacı dokurken Arakne Tanrıların zamparalıklarını, kötülüklerini dokur. Tanrıça bunu görünce tüm işini bırakır ve genç kadını dövmeye başlar. Her tarafı yaralanan Arakne karşısındakinin Athena olduğunu anlayınca kaçar ve kendini asar. Yufka yürekli Tanrıça Athena, kadının bu halini gördüğünde üzlür, onu bir arakneye (örümceğe) çevirir. O günden beri örümcekler ağlarını örmeye başlarlar.

6-MEDUSA

Medusa hayatına güzel bir kadın olarak başlamıştır. Öyle güzeldir ki Tanrıların kıskançlığını üzerine çekmiştir. Güzelliğini fark eden Tanrılardan biri de Denizler Tanrısı Poseidon’dur. Poseidon genç kadına adeta hayrandır. Bir gün Medusa’nın insan olmasına aldırmadan onunla birlikte olmak ister ve onu Athena’nın tapınağına götürür, zorla Medusa’yla birlikte olur. Bu durumu gören Athena, durumu aşağılayıcı bulur ve çok sinirlenir. Ancak Poseidon’a bir şey yapamayacağı için masum Medusa’dan hıncını alır. Onun güzel saçlarını yılanlara çevirir. Güzelliğini de elinden alır ve Medusa’yı çirkinleştirir. Medusa artık bir gorgondur. Gorgon, sivri, kesin dişli ve yılan saçlı dişi canavar anlamına gelmektedir. İnanılır ki artık onun gözlerine bakan taşa çevrilmektedir. Bununla beraber Antik Yunan’da Medusa başının kötülükleri uzak tutmak için kullanıldığını görmekteyiz. Ülkemizde birçok antik kentte Medusa başı süslemelerine rastlayacağımız gibi İstanbul Yerebatan Sarnıcı’nda da bir figürünü görmekteyiz. Sarnıçta pek de kötülüklerden korunma adına kullanılmamıştır, tek amacı sütunlara destek olmasıdır ki zaten fotoğrafta da görüldüğü üzere Medusa ters durmaktadır.

7-NIOBE

Niobe, Lidya kralı Tantalos’un en az kral kadar kibirli ve gururlu kızıdır. Altı tane kız altı da erkek evladı vardır, bunları da her fırsatta dile getirmektedir. Çocuklarıyla övünmesi yetmiyormuş gibi diğer anneleri de küçümser, ne kadar az çocukları olduğuyla dalga geçer. Niobe için soyunun devamı garanti altındadır; çünkü nasıl olda bir evladına bir şey olsa diğeri hayatta kalır, soyu da daima sürer, diye düşünmektedir. Küçümsediği anneler arasına Artemis ve Apollo ikiz kardeşlerin annesi Leto da dahil olur. ‘Leto da kimmiş? Sadece iki çocuk doğurmuş, benimse on iki tane evladım var.’, der ve bunu herkese söylemekten çekinmez. Leto söylenenleri duyunca evlatlarına olanları anlatır. Annelerinin aşağılanmasına dayanamayan Artemis ve Apollo kardeşler yaylarını kaptıkları gibi gökyüzünden oklarını yağdırmaya başlarlar. Tüm oklar Niobe’nin çocuklarına atılmaktadır. Çocuklar oldukları yerde can verirler ve Niobe çocuklarının ölülerinin ortasında kalır. Ne yapsa ne etse, tüm sözlerini geri alsa da giden canları geri alamaz. Yüce Tanrı Zeus’a onun da canını alması konusunda yalvarmaya başlar. O kadar üzülür, o kadar kahrolur ki Zeus, Niobe’nin yakarışlarına dayanamaz ve onu olduğu yerde taşa dönüştürür. Rivayete göre Manisa ilimizin sınırları içinde Niobe taş kesilmiş haliyle durmaktadır. Yılın hangi mevsiminde giderseniz gidin taş hep nemlidir. Denilir ki Niobe hala evlatlarının acısı çekmektedir.

8-ENDYMION

Endymion, yakışıklı ve ölümlü bir çobandır. Tanrıların ve Tanrıçaların ölümlülerle birlikte olması yasak olmasına rağmen Ay Tanrıçası Artemis (Selene), Endymion’u çok sever ve onunla birlikte olmak ister. Üstelik Artemis ömrü boyunca yalnız olmaya kararlıdır; ancak bu kararını yakışıklı çoban Endymion bozmuştur. Fakat dediğimiz gibi Artemis, bu çobanla birlikte olursa ya çoban ya da Artemis cezalandırılacaktır. Tanrıça’nın aşkı o kadar büyüktür ve imkansızdır ki babası Zeus, kızının acı çekmesine daha fazla dayanamaz. Bir gün Endymion bugünkü Bafa Gölü kıyılarında koyunlarını otlatırken Zeus onu ebedi bir uykuya yatırarak ölümsüzleştirir. Endymion artık ölmeyecek, her zaman uyuyacaktır. Artemis de geceleri gökyüzünde oldukça onu izleyebilecektir. Şu an da Bafa Gölü gece dolunay olduğunda o kadar güzel ışıldar ki, adeta Tanrıça’nın aşkını haykırır. Göl, tepsi gibi olur ve doğrusu görülmeye değerdir. Gölün karşı kıyısında, Latmos Dağları’nın eteklerinde küçük bir yıkıntı bulunmaktadır. İşte güzel çobanın uyuduğu yer, rivayete göre burasıdır.

9-ORION

Artemis’in bir başka aşkı ise meşhur Orion’dur. Orion çok yakışıklı, güçlü, kuvvetli bir avcıdır. Ay Tanrıçası dayanamayıp bu güzel avcıya gönlünü kaptırır. Onun sevgisinin büyüklüğü, ikiz kardeşi Apollo’nu çok kıskandırır. Bu aşkı bozmak için bir oyun oynamaya karar verir. Bir gün Orion denize girer. Açıldıkça açılır, çok uzaklara kadar gider. En nihayetinde kafası küçücük bir nokta kadar kalır. Apollo, Orion’un denize girdiği görmüştür; fakat zavallı Artemis sonradan deniz kıyısına gelmiştir. Apollo kardeşine der ki: ‘Okçuluğunun ne kadar iyi olduğunu görelim bakalım. Şu küçük noktayı görüyor musun? İşte onu vurursan sana hak vereceğim; ama vurabilecek misin?’. Artemis, kendinden emin, biraz da kardeşine meydan okurcasına yayına okunu geçirir, nişanını alır ve tabi ki o küçük noktayı tam isabet vurur. Birden denizi üstü kırmızıya çalar. Tanrıça ne olduğunu iş işten geçtikten sonra anlar; istemeden aşık olduğu avcıyı öldürmüştür. İçindeki keder günler gecelerce geçmez. En sonunda babası Zeus’a gider. Orion’u ölümsüzleştirmesini Yüce Tanrı’dan diler. Babası kızına dayanabilir mi? Orion’u alır ve gökyüzüne çıkarır. Artık o ölümsüzdür. Artemis’e de (aya da) böylelikle daima yakın olacaktır. Avcı, hem kuzey hem de güney yarımküreden rahatlıkla görülmektedir; çünkü çok parlak yıldızlardan oluşmaktadır. Türkiye’den ise kışın çok net görebilmekteyiz.

10-HYAKINTHOS

Güzel delikanlı Hyakintos ile Güneş Tanrısı Apollo çok yakın dostlardır. Her gün birlikte eğlenirler, oyunlar oynarlar. Ancak onların bu güzel arkadaşlıklarını kıskanan biri vardır: Zephiros yani Batı Rüzgarı. Batı rüzgarı aslında çok naif, çok sakin olmasına ve gemilerin tatlı tatlı denizlerde salınmasına yardım etmesine rağmen kıskançlığı öyle boyutlara varır ki artık gemileri batırmaya, tufanlar çıkartmaya başlar. Günlerden bir gün Hyakintos ve Apollo disk atma yarışması yaparlarken Zephiros da onları hasetle izler. Tam Apollo diski atmışken Batı Rüzgarı birden hiddetlenir ve tersine eser, disk Apollo’nun da olanca gücüyle Hyakintos’un başına isabet eder. Kanlar içinde kalan delikanlı Apollo ne yapsa da iyileşemez ve can verir. Dostunun ölmesine kahrolan Tanrı Apollo, hemen onu bir sümbüle çevirerek ölümsüzleşmesini sağlar. Dostlukları hala sürmektedir; çünkü sümbül güneşi çok sever. Eğer bir sümbülü güneşe bırakırsanız odaya çok güzel kokular yaydığını göreceksiniz.

11-CASSANDRA

Cassandra’nın bu dünyadaki tek arzusu rahibe olarak geleceği görme yetisine sahip olmadır. Bir gün bu özellikleri Apollo’dan diler. Apollo, Cassandra’yı çok beğenir ve ona sahip olmak ister. Genç kadına bu özellikleri ancak onunla birlikte olursa vereceğini söyler. Cassandra, onunla birlikte olmayacaktır. Çünkü o daha kutsal olan bakire rahibe mertebesinde bulunmak ister ve Tanrı’yı kandırarak şartı kabul eder; Apollo da Casandra’nın ağzına tükürerek arzu ettiklerine ulaşmasını sağlar. Kısa bir bilgi verelim: Anadolu’da da önceleri büyüklerdeki hasletlerin çocuklara geçmesi için ağza tükürme ritüeli uygulanırdı. Ancak genç kadın Güneş Tanrısı’yla birlikte olmaz. Bunu görünce Apollo çok sinirlenerek Cassandra’yı lanetler. Artık o, geleceği görecek; ama kimse ona inanmayacaktır. Denilen de olur; Truva Savaşı’nı ve sonuçlarını dahi bilmesine rağmen kimse ona inanmaz. Bu durum psikolojide de yer almıştır: geleceğe dair başkalarını uyarmasına ve doğruları söylemesine rağmen kimseyi kendine inandıramama durumuna Cassandra Sendromu denmektedir.

12-CALLISTO

Callisto, Artemis’in perilerinden biridir; iyi de arkadaşlardır. Tanrı Zeus ise Callisto’ya hayrandır. Bir gün onunla zorla ilişkiye girer ve periyi hamile bırakır. Bunu anlayan Artemis, Callisto’yu kovar (yukarıdaki resimde Tizian bu anı resmetmiştir.). Callisto kovulmakla kalmaz Zeus’un eşi Tanrıça Hera tarafından bir de ayıya dönüştürülür; üstelik Hera, Deniz Tanrılar’ına onun bir daha asla deniz sularında yıkanamamasını buyurur. Oğlu doğup 15 yaşına geldiğinde bir gün avlanmaya gider, annesiyle karşılaşır. Zavallı çocuk annesinin bu ayı olduğunu bilmemektedir. Tam yayını germiş, nişan almışken Zeus olaya müdahale eder; ikisini de kendisine yakın bir yere, gökyüzüne çıkarır. Callisto bugünkü bildiğimiz adıyla Büyük Ayı Takım Yıldızı’nı oluştururken oğlu Arkas ise Arkturos yani ayı çobanını oluşturmaktadır. İnanılır ki denizde yıkanamama lanetinden dolayı büyük ayı batmamaktadır.

13-MARSIAS

Marsias bir gün kırlarda dolaşırken bir flüt bulur. Bu flüt Athena tarafından yapılmış; ancak diğer Tanrıçalar Athena’nın çalarken komik göründüğünü ileri sürdüğünden lanetlenerek atılmıştır. Marsias bulduğu flütü çalmaya başladığı an çıkan sesin tanrısal bir ses olduğunu anlar. Onunla harika müzikler yapar ve herkesi kendine hayran bırakır. Güneş Tanrısı olmasının yanı sıra lir çaldığı için sanat Tanrısı da kabul edilen Apollo bu durumu çok kıskanır. Hemen Marsias’a bir yarışma yapmayı teklif eder. Yarışmada Apollo hiç kuşkusuz lirinden olağanüstü sesler çıkarmaktadır. Marsias ise flütü üflediğinde Apollo’dan aşağı kalır yanı olmayan sesler çıkarır. Seyirciler Marsias’a tempo tutar ve onu alkışlarlar. Jüride ise üç kişi bulunmaktadır. Bunlardan biri Kral Midas’tır ve oyu iki puan yerine geçmektedir. Diğer jüri üyeleri Apollo’yu seçerken Midas iki puanlık oyunu Marsias için kullanınca durum berabere kalır. Yarışma sonucu çeşitli rivayetlerin hepsinde Apollo’nun galibiyetiyle bitmektedir. Ancak ne olursa olsun Apollo çok öfkelenmiştir. Öncelikle Kral Midas’a iyi duymadığını söyleyerek insan kulaklarını hak etmediği için ‘eşek’ kulakları vermiştir. İkinci olarak ise suçsuz, zavallı Marsias’ı zeytin ağacına ters asarak canlı canlı derisini yüzmüştür. Orada Marsias’ın ölümüne üzülen kayalar rivayete göre Suçıkan Kayalıkları’nı oluşturmaktadır ki bu kayalıklar ülkemizde Afyon’un Dinar ilçesinde yer alır.

14-ALEKTRYON

Aphrodite güzellerin en güzeli, aşkın Tanrıçası’dır ve o Venüs’tür. Ares ise kan dökmelerden hoşlanan, Olympos’un en gaddar Tanrısı’dır ve o da Mars’tır. Ne tuhaftır ki aşk yine engel tanımamış, bu iki farklı kişilik birbirine delicesine tutulmuşlardır. Ancak bir sorun vardır: Aphrodite evlidir. Üstelik topal ve çirkin Hephaistos ile. Güzel Tanrıça başkasına gönlünü kaptırmaktan kendini alıkoyamamıştır. İki Tanrı gizlice buluşmakta ve birlikte olmaktadırlar. Bir yandan da tedbiri elden bırakmazlar. Yanlarına aldıkları bekçi Alektryon o kadar keskin gözlüdür ki daha güneş dağların arkasından görünmeye başlar başlamaz haber yetiştirir aşık çifte. Günlerden birinde Alektryon uyuyakalır ve gün doğumunu kaçırır. Tanrıça’nın kocası eve gelir gelmez bu rezaleti görür. Eser, gürler, çok öfkelenir. Ancak tabi ki zavallı bekçi Tanrılardan daha çok ceza çekecektir. Ares bekçinin bu hatasını bir daha asla unutmasın diye gün doğumunu haber veren horoza çevirir. O günden beri Alektryon’un ruhunu taşıyan her horoz gün doğumunda bizlere haber verir ve ötmeye başlarlar.

15-DAKTYLLER

Bu maddede sizinle hikayeden çok bir bilgi paylaşmak istedik. Daktyller, mitolojide parmak büyüklüğündeki cinlerdir. Daktyl, parmak demektir. Sanıyoruz ki ‘daktilo’nun kelime kökünün nereden geldiğini artık biliyoruz.

16-ZÜMRÜDÜ ANKA KUŞU EFSANESİ

Sıradaki mitolojik hikayemiz insanlardan ya da Tanrılar’dan oluşmasa da yine de listemizde yer vermek istedik. Çünkü bu hikaye bizlere güzel olan birçok ders vermektedir. Zümrüdü Anka; Simurg, Kaknüs, Cennet Kuşu olarak da bilinmektedir. Birçok kültürde bu hikaye anlatılsa da değişim göstermeyip aynı şekilde karşımıza çıkması ilginçtir. Anka Kuşu, kuşlar dünyasının en bilginidir ki zaten bilgi ağacında yaşamaktadır. Ters giden bir şey olduğunda bütün kuşlar ona danışır. Bir gün Anka, ortalıktan kaybolur. Kuşlar dünyası telaşa kapılır; ancak düşünürler ki Anka gitse gitse Kaf Dağı’nın tepesine gitmiştir. Hep beraber aramaya koyulurlar. Kaf Dağı’nın yolu ise çok çetrefillidir. Yedi zorlu vadi geçilmelidir. Kuşlar yılmadan yollarına devam ederlerken ilk vazgeçen kuş bülbül olur. Çünkü güle olan aşkına dayanamaz, ona geri döner. İkinci kuş papağandır, o da güzel tüylerini bahane eder. Üçüncüsü kartaldır, yükseklerdeki krallığını daha fazla bırakamaz. Dördüncüsü baykuştur, yıkıntılarını özler. Beşincisi balıkçıl kuştur, bataklığını özler. Derken derken kuşlar teker teker vazgeçmektedirler. Nihayet yolun son iki vadisi ‘şaşkınlık’ ve ‘yok oluş’ta bütün kuşlar geri döner. Geriye yalnızca otuz kuş kalır. Onlar yılmadan Kaf Dağı’na varırlar. Ancak bakarlar ki burada Anka yok. O zaman anlarlar. Simurg Anka, ‘Otuz Kuş’ demektir. Ve Anka kendileridir. Her biri Simurg’dur. Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklıklarımızda, tüneklerimizde, kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Hazırlayan: Çisem Zeybekoğlu

Kurgusal Yalnızlık Senfonisi “Şizofreni”

Bu içerik 7th Mart 2016 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

Sevdiğim tüm kadınlar sevmeyi iyi biliyordu , sözüm ona bende bir “erkek” olarak sevişmeyi iyi biliyordum..söz konusu kadınlar sadakati iyi bilirler..ve ben bir erkek olarak ihaneti..Bu gece aşık olduğuma inandığım  tüm kadınlara içiyorum…

Sizlerin oluşturduğu kalabalık “O’na” ait bir yalnızlıktır farkında olmaktan kaçındığımız bir çok şey gibi.. Çok uzun zamandır kafamın için’de yaşıyorum kimsenin düşünemediği kadar lüks bir yaşam sahibiyim bunun için çok savaştım artık sizlerin dünyasın’dan daha farklı bir yaşama sahibim belki de sizleri anlamıyor ve anlatamıyor olmamın en büyük nedeni kafamın için’de dönmekte olan yaşam… Bir sabah uyandığım’da artık kafamın için’deki sesler son bulmuştu fazlasıyla sessiz bir kafaya sahiptim ve öylesine yalnızlığımla kalabalıklaşıyorum ki, ve bunun için kimseye kızamıyorum çünkü öylesine kırgındım ki ben dair hiç kimseye kızmaya hakkım yoktu ! çünkü bilirdim kızgınlık gerektiğin’den daha fazla ses çıkarıyordu , oysa kırgınlık bir o kadar Sessiz…

Küçük Prens ve Atatürk

Bu içerik 12th Mart 2015 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

Dünyanın en çok satan ve okunan kitaplarından biri Küçük Prens. Günümüzde 210 ayrı dil ve lehçeye çevrilmiş durumda. Pek çok opera, tiyaro ve şarkıya ilham vermiş, 11 kez sinemaya uyarlanmış. Hatta Fransa 50 Frank’lık banknotların üzerine basmış. Bunlar wikipedia bilgileri, fazla uzatmıyorum.

50 Frank banknot görüntsü

Fakat özetle hepimizin kabul edeceği gibi çok değerli bir kitap.

Yakın zamanda Türkiye’de bir “Küçük Prens” patlaması yaşadık. Eminim dikkatinizi çekmiştir. Neredeyse tüm kitapçılar kitabı öne çıkardılar, mağaza içlerinde yoğun tanıtımlar yapıldı, gazetelere/dergilere reklamlar verildi. Kitabın birdenbire 30 civarı farklı çevirisi piyasaya sürüldü. Bunun sebebi yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçmiş olması. Bu duygusal bir durum değil, bir yazarın ölümü üzerinden 70 yıl geçince eserleri serbest kalıyor, yani 01.01.2015 tarihinde eserin telif hakları kamuya mâloldu. Telif hakkındaki koruma maddesinin hükmü sona erince fırsattan istifade çeviren çevirene piyasaya sürdü. Dünyada durum nasıl bilmiyorum.

Buraya kadar olan kısım girizgâhtı. Asıl yazmak istediğim başka.

Dünyada bu kadar popüler olmuş kitabın bir bölümünde Türk bir gökbilimciden bahseder, hem de küçük prensin geldiği gezegeni ilk kez gören ve uluslararası bir kongrede sunan bir bilim adamı olarak. Fakat kıyafetinden dolayı onu kimsenin ciddiye almadığını anlatır ve ekler “büyükler böyledir işte”…

Devamında yazılanlar Türkçe çevirilerinde sansürlenen bir bölüm. Bu bahis şöyle devam eder; Bir zaman sonra halkına Avrupalılar gibi giyinmeyi zorunlu hale getiren bir lider çıkar. Bu liderin kuralları sonrası aynı gökbilimci aynı sunumu Avrupalı kıyafetleriyle tekrar yapar ve bu sefer düşünceleri kabul görür. Kitabın orjinalinde bu liderden diktatör olarak bahsediyor, yani Atatürk’ten.

Bu sene başında eklenenlerle birlikte piyasadaki 30’a yakın çeviri incelendiğinde garip bir tablo çıkıyor. Kimi yazar ilgili bölümü tamamen çıkarmış, kimi ise “sınırsız yetkili lider”, “dediğim dedik bir Türk önder”, “otoriter bir Türk lider” gibi bence komik ve gereksiz çevirilere imza atmış. Çevirileri aşağıda bulabilirsiniz.

Bu noktada şunları merak ediyorum:

  • İlgili bölümü orijinal versiyonunda değiştirmek mümkün olmadığına göre, dünyada 150 milyona yakın satmış bu kitabın Türkçe çevirisinde neden aslına sadık kalınmaz. Kendi kendimizi niye kandırıyoruz.
  • Hadi geçmiş zamanlarda böyle oldu ama yeni çevirilerdeki bu özgüven eksikliğinin sebebi nedir. Bunu sadece bir çocuk kitabı olarak varsaysak bile evlatlarımıza neyin ne olduğunu açıklayamayacak kadar bilgisiz ve güvensiz miyiz.
  • Burada asıl eleştiri Avrupa’lıların fikirleri insanların dış görünüşlerine göre değerlendirmesi iken biz neden bir kelimeye müdahale ediyoruz.

Bu durum kendi tarihini, kendi liderini tartışmaktan, tanımaktan, karşı durmaktan veya savunmaktan çekinen bir sistemin özgüven eksikliği değil midir. Görüyoruz ki; bu durum dün böyleydi, ancak bugün de böyle.

Yazarın suluboya resmi ile yayınlanmış görsel.

Kitabın Orijinal Metni:

J’ai de sérieuses raisons de croire que la planète d’où venait le petit prince est l’astéroïde B 612. Cet astéroïde n’a été aperçu qu’une fois au télescope, en 1909 par un astronome turc. Il avait fait alors une grande démonstration de sa découverte à un Congrès International d’Astronomie. Mais personne ne l’avait cru à cause de son costume. Les grandes personnes sont comme ça. Heureusement pour la réputation de l’astéroïde B 612 un dictateur turc imposa à son peuple, sous peine de mort, de s’habiller à l’européenne. L’astronome refit sa démonstration en 1920 dans un habit très élégant. Et cette fois-ci tout le monde fut de son avis.

Can Yayınları Çevirisi, Çeviren: Cemal Süreya- Tomris Uyar

Küçük Prens’in geldiği gezegenin “Asteroid B-612″ olduğu konusunda yabana atılamayacak kanıtlarım var. Bu gezegeni bir zamanlar teleskopla ilk kez gören biri olmuş: 1909’da bir Türk gökbilimcisi. Bu konuda hazırladığı raporu Uluslararası Gökbilimciler Kurultayı’na sunmuş. Ama başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte. Bereket versin, Astereid B-612’nin onurunu kurtarmak için dediği dedik bir Türk önderi tutmuş, bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı gökbilimci bu kez çok şık giysiler içinde Kurultay’a gelmiş. Tabi bütün üyeler görüşüne katılmışlar.

 

Küçük Prens Çevirileri – Atatürk Bahsi:

Çeviren: Kemal Taşkıran, (Yason Yayınları)
Otoriter bir Türk lider, halkına Avrupalılar gibi giyinmelerini emretmiş, emre uymayanlara ölüm cezası uygulanacağını bildirmişti.

Çeviren: Sumru Ağıryürüyen, (Mavibulut Yayıncılık)
Ama, asteroid B612’nin şansına; dediği dedik bir Türk lider, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koştu.

Çeviren: Kerem Topuz, (Remzi Kitabevi)
Neyse ki, B 612 numaralı gök cismi itibarını yerli yerine oturtacak bir olay oldu: Bir Türk lider zorunlu bir kıyafet devrimi yaparak halkına Avrupalılar gibi giyinmelerini dayattı.

Çeviren: Ahmet Korkmaz, (Kanyon Kitap)
Bir süre sonra bir Türk lideri herkesin Avrupalılar gibi giyinmesini zorunlu kılmış, hatta buna uymayanları ölümle cezalandıracağını söylemiş de…

Yayıma Hazırlayan: Cevdet Yalçın, (Gül Yayınevi)
Aynı gökbilimci çağdaş bir kıyafetle aynı açıklamayı yaptı. Bu kez…
(Bu çeviri konuyu tamamen pas geçmiş)

Çeviren: Ayşe Meral,  (Beyan Yayınları)
Neyse ki, baskıcı bir Türk önderi, ölüm cezası tehdidiyle, halkını Avrupalılar gibi giyinmeye zorlamıştı da B 612 asteroidinin onuru kurtulmuştu.

Çeviren: Ahmet Muhip Dranas, (Kapı Yayınları)
Bereket, Türkler sonradan büyük bir önderin yardımıyla Avrupalılar gibi giyinir oldular da B 612 yıldızının ünü kurtuldu.

Çeviren: Haktan Birsel, (Lotus Yayınevi)
Hele şükür ki, B 612 asteroidinin keşfi için, bir türk diktatör çıktı, ölüm cezasıyla halkını Avrupalılar gibi giyinme konusunda etkiledi.

Çeviren: S. İpek Ortaer Montanari, (İthaki Yayınları)
Bereket versin ki, B-612 astereotinin ünü için de önemliydi bu, bir Türk diktatör halkına, idam cezası zoruyla Avrupalılar gibi giyinmeyi dayattı.

Çeviren: Tayfun Törüner, (Yakamoz Yayınları)
Neyse kibir Türk önderi, halkının Avrupa tarzı kıyafetler giymesini emretti, aksi davranan idam edilecekti.

Çeviren: İsmail Yerguz, (Say Yayınları)
Neyse ki dediğim dedik bir Türk lider, Asteoid B-612’nin onuruna, halkına Avrupalılar gibi giyinmeyi emretti ve Emre uymayanları ölüm cezasına çarptıracağını söyledi.

Çeviren: Fahrettin Arslan, (Hece Yayınları)
Mutlu bir olay B 612 gezegeninin üne kavuşmasını sağladı: Bir Türk diktatör,halkını, ölümle tehdit ederek Avrupalılar gibi giyinmeye mecbur etti.

Çeviren: Selim İleri, (Everest Yayınları)
Neyse ki, dediği dedik, sınırsız yetkili bir Türk başkanı çıkmış da, halkını ölüm cezasıyla korkutarak Avrupalılar gibi giyinmeye zorlamış…

Çeviren: Müge Kalender, (Fom Kitap)
Mutlu bir rastlantıyla Asteroid B 612’nin ünü kurtuldu. Çünkü buyurgan bir Türk yönetici halkını ölüm cezasıyla korkutarak Batılılar gibi giyinmeye zorladı.

Çeviren: Işık Ergüden, (Büyülü Fener)
Neyse ki asteroit B612’nin şerefine, bir Türk diktatör halkına Avrupalılar gibi giyinmelerini emretmiş; yoksa ölüm cezasına çarptırılacaklarmış.

Çeviren: Murat Erşen, (Zeplin Kitapevi)
Neyse ki Asteroid B 612’nin itibarını kurtarmak için bir Türk diktatörü, halkına Avrupalılar gibi giyinmeyi zorunlu kılmış, karşı gelenlerin cezası da ölümmüş.

Çeviren: Aylin Yengin, (Kırmızıkedi Yayınevi)
Neyse ki, asteroid B 612’nin kısmetine, bir Türk lideri, karşı çıkanların cezalandırılacağını söyleyerek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koştu.

Çeviren: Onur Tunç, (Yuva Yayınları)
Ama B-612’nin şansına, bir Türk diktatör, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkına Avrupa tarzı giyimi dayatmış.

Çeviren: Atakan Ural, (Pupa Yayınları)
Neyse ki bir Türk lideri, B-612 Asteroidi’nin tanınması için, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini, buna uymayanları ölüm cezası verilmesi zorunlu kılmış.

Çeviren: Orçun Türkay, (Notos Kitap Yayınevi)
Asteroid B-612’nin şansına, tüm yetkileri eline alan bir Türk yönetici, ölüm cezasıyla gözdağı vererek halkını Avrupalılar gibi giyinmeye zorladı.

Çeviren: Naime Erkovan, (Şule Yayınları)
Neyse ki B 612 gezegeninin ünlenebilmesi için otoriter bir Türk lideri, halkına Avrupai giysiler giyme zorunluluğu getirdi; aksine davrananlar ölüm cezasına çarptırıldı.

Çeviren: Adnan Yaşar, (3 Adam Yayınları)
Bir süre sonra bir Türk lideri herkesin Avrupalılar gibi giyinmesini zorunlu kılmış, hatta buna uymayanları ölümle cezalandıracağını söylemiş de…

Çeviren: Nadir İpek, (İlgi Çocuk)
B 612 asteroidinin tanınması için bir Türk devlet adamı, idam cezasıyla, iyi ki halkını Avrupalı tarzda giyinmeye zorlamış.

Çeviren: Serkan Ozan Özağaç, (Palto Yayınevi)
Ama Asteroid B612’nin şansı varmış ki bir gün otoriter bir Türk lider, halkını Avrupalı gibi giyinmeye zorlayarak bu uygulamaya karşı çıkanları idam cezası alacak olmalarıyla tehdit etti.

Bu arada Türk Eğitim-Sen de kitabı MEB’in öneri listesinden çıkarttırmak gibi bir görev üstlenmiş.
http://www.turkegitimsen.org.tr/haber_goster.php?haber_id=14179


EK
: Yazar Antoine de Saint-Exupéry ve esere ilham verdiği söylenen eşi Consuelo.        

Kitap Dağıtan Tank

Bu içerik 4th Mart 2015 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.
Kitap Dağıtan Tank

Dünya Kitap Günü’nde okuma sözü veren hediye kitap aldı.

Tank şeklinde geliştirdiği tasarımı yaparken arkadaşları da onun ne yaptığını tam olarak anlamamıştı. Sürekli Raul’un bir şeyler yaptığından fakat yaptıklarına akıl sır erdiremediklerinden bahsediyorlardı. Garajının kapıları açılıp trafiğe çıktığında ise dev eğitim silahı göreve hazırdı. Aynı anda 900 kitap taşıyabilen araç önüne çıkan herkese kitap dağıtıyordu.Dünya Kitap Günü olan 5 Mart’ta 7UP, Buenos Aires çıkışlı sanatçı Raul Lemesoff ile birlikte gönülümüzden geçen ancak çoğu zaman dile getiremediğimiz bir çalışmaya imza attı. Sanatçı, 1979 model Ford Falcon’u modifiye ederek Kitlesel Eğitim Silahı “Weapons of Mass Instruction” isimli özel görev aracına dönüştürdü.

Yaylım ateşi gibi dağılan bu kitapları almak içinse tek ve dürüst bir yanıta ihtiyaç duyuyor sanatçı. Kitabı okuma sözü veriyorsanız, kitap sizindir. Gücünü namlunun ucundan değil eğitim, barış ve paylaşımdan alan tank, kelime anlamının çağrıştırdığı tüm kavramları terk ediyor. Bir güler yüz, samimi bir bakış ve dürüstlüğü paylaşıyor.

Görsel; Vimeo, 7UP

Ah Şu “Küçük Prens” Çevirileri

Bu içerik 10th Şubat 2015 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

Küçük Prens'in Türçedeki yeni baskılarından bir seçki..

Bu yazı Küçük Prens üzerine yeni bir söz söyleme amacı taşımıyor. Dünya edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen, kutsal kitaplardan sonra en çok okunan ve 140 milyondan fazla satan Küçük Prens’in felsefî arka planını ve ezoterik anlam örgüsünü tahlil etmeyi başka bir yazıya havale ederek asıl mevzûya gelmek istiyorum. Kitabın yazarı Fransız pilot Antoine de Saint-Exupéry’nin ölümünün üzerinden 70 geçti. Malûm, bir yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçince telif hakları kamuya mal oluyor. Yani isteyen herkes hiçbir telif ücreti ödemeden eseri basabiliyor. 01 Ocak 2015 itibarıyla telif hakkındaki koruma maddesinin süresi sona erdiği için Küçük Prens’in Türkçe çevirilerinde adeta patlama yaşandı. Daha bir ay bile dolmadan 30 yayınevi Küçük Prens bastı. Yayınevlerinin bütün edisyonlarını toplayan mütevazı bir koleksiyoner olarak çevirileri inceleme fırsatım oldu. Aralarında çok iyiler de var baştan savmalar da. Bu yazıda şöyle bir metodoloji izleyeceğim: Hem Türkçede yıllardır “sansürlenen” diktatör kelimesinin yeni çevirilerde nasıl kullanıldığına bakacağım hem de bu vesileyle “Hangi çeviri daha iyi?” diye soranlara kendilerinin karar vermeleri için aynı pasajı 25 farklı çeviriden okuma imkânı sunacağım. Noktalama ve imlâ kurallarının çevirilerdeki şekliyle buraya alıntılandığını özellikle belirtmek isterim. Buyrun, afiyet olsun.

Mavibulut Yayıncılık, [Çeviren: Sumru Ağıryürüyen]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin asteroid B612 olduğunu düşünmek için ciddi nedenlerim var. Bu asteroid yalnızca bir kere, o da 1909’da, bir Türk gökbilimcinin teleskopuna yakalanmıştı. Bunun üzerine, gökbilimci buluşunu heyecanla bir uluslararası gökbilim kongresinde sunmuş; ama, giysileri yüzünden kimse ona inanmamıştı. Büyükler böyledir işte. Ama, asteroid B612’nin şansına;dediği dedik bir Türk lider, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koştu. 1920’de, aynı gökbilimci, aynı bildiriyi, bu kez çok şık giysiler içinde sundu. E, tabii, o zaman cümle alem gökbilimcinin görüşünü kabul etti.

Gül Yayınevi, [Yayıma Hazırlayan: Cevdet Yalçın]

Küçük Prensin geldiği gezegenin asteroid B 612 olduğunu gösteren oldukça güçlü kanıtlarım var. Bu asteroid, yalnız bir kez 1909 yılında doğulu gökbilimci tarafından teleskoplar görüldü. Gökbilimci, Uluslararası Astronomi Kongresi’nde bu buluşunu uzun uzadıya anlatmış, fakat kıyafeti acayip olduğu için, kimse onun sözüne inanmamıştı. Büyükler böyledir işte, inanmazlar. Aynı gökbilimci çağdaş bir kıyafetle aynı açıklamayı yaptı. Bu kez herkes onun düşüncelerini doğru buldu.

Kapı Yayınları, [Çeviren: Ahmet Muhip Dranas]

Bazı işaretler Küçük Prens’in üzerinde yaşadığı gezegenin “B 612″ olduğunu gösteriyordu. Bu yıldızı, yalnız bir defa, 1909 yılında, bir Türk gök bilgini görmüştü. Bilgin o zaman bu keşfini milletlerarası astronomi kongresinde önemle açıklamıştı. Gel gelelim, tuhaf kıyafetinden ötürü kendisine inanmamışlardı. Büyükler böyledir. Bereket, Türkler sonradan büyük bir önderin yardımıyla Avrupalılar gibi giyinir oldular da B 612 yıldızının ünü kurtuldu. Daha doğrusu, o Türk gök bilgini, 1920 yılında, arkasında çok zarif bir elbiseye tekrar kongreye katıldı, keşfini orada bir daha anlattı ve bu defa herkesi kendisine inandırdı.

İthaki Yayınları, [Çeviren: S. İpek Ortaer Montanari]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin B-612 asteroiti olduğu konusunda haklı nedenlerim var. Bu asteroiti, sadece bir kez, 1909 yılında bir Türk gökbilimci teleskoplar gözlem yaparken görmüştü. Uluslararası Gökbilim Toplantısı’nda keşfiyle ilgili büyük bir sunum gerçekleştirmiş, ama kıyafeti yüzünden kimse onu ciddiye almamıştı. Büyükler böyledir işte. Bereket versin ki, B-612 astereotinin ünü için de önemliydi bu, bir Türk diktatör halkına, idam cezası zoruyla Avrupalılar gibi giyinmeyi dayattı. Gökbilimci sunumunu, çok şık bir kıyafet giyerek 1920 yılında tekrarladı. Ve bu sefer herkes onunla hemfikirdi.

Say Yayınları, [Çeviren: İsmail Yerguz]

Küçük Prens’in “Astreoid B-612″ gezegeninden geldiği konusunda çok sağlam kanıtlarım var. Bu astreoid 1909 yılında bir Türk gökbilimci tarafından, teleskopla, sadece bir kez görülmüştü. Bu gökbilimci o dönemde Uluslararası Astronomi Kongresi’nde keşfiyle ilgili büyük bir sunum yapmıştı. Ama kıyafeti nedeniyle ona kimse inanmamıştı. Büyükler böyledir işte. Neyse ki dediğim dedik bir Türk lider, Asteoid B-612’nin onuruna, halkına Avrupalılar gibi giyinmeyi emretti ve Emre uymayanları ölüm cezasına çarptıracağını söyledi. 1920 yılında aynı gökbilimci, aynı sunumu bu kez oldukça şık giysiler içinde yaptı. Bu sefer herkes onun düşüncelerini kabul etti.

Everest Yayınları, [Çeviren: Selim İleri]

Küçük Prens’in geldiği göktaşının B-612 olduğunu kanıtlayan tutarlı nedenlerim var. Bu göktaşı, bir gök dürbününden seçilmiş bir zamanlar; 1909’da, bir Türk gökbilimci görmüş. Uluslararası Gökbilimciler Kurultayı’nda buluşunu kanıtlayan bir açıklama yapmış hemen. Ama giyim kuşamından ötürü kimseler inanmamış sözüne. Böyledir işte büyükler. Neyse ki, dediği dedik, sınırsız yetkili bir Türk başkanı çıkmış da, halkını ölüm cezasıyla korkutarsak Avrupalılar gibi giyinmeye zorlamış, göktaşı B-612’nin ününü kurtarıvermiş bu yoldan. Pek ince beğenili bir giysiyle gökbilimci, 1920’de tanıtlayıcı açıklamasını yeniden sunmuş. Bu kez herkes katılmış ileri sürdüğü görüşe.

Büyülü Fener, [Çeviren: Işık Ergüden]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin asteroit B612 olduğuna inanmak için geçerli nedenlerim var. Bu asteroit sadece bir kez, o da 1909 yılında bir Türk gökbilimci tarafından görülmüş. Bunun üzerine gökbilimci, uluslararası bir astronomi kongresinde büyük bir sunumla keşfini açıklamış. Fakat kıyafetinden dolayı kimse ona inanmamış. Büyükler böyledir işte. Neyse ki asteroit B612’nin şerefine, bir Türk diktatör halkına Avrupalılar gibi giyinmelerini emretmiş; yoksa ölüm cezasına çarptırılacaklarmış. Gökbilimci de 1920 yılında çok zarif bir giysiyle sunumunu yeniden yapmış. Bu kez herkes onunla hemfikir olmuş.

Kırmızıkedi Yayınevi, [Çeviren: Aylin Yengin]

Küçük prensin geldiği gezegenin B 612 olduğu konusunda beni haklı çıkarabilecek ciddi sebeplerim var. Bu asteroid yalnızca bir kez, 1909’da bir Türk gökbilimcinin teleskopuna yakalanmıştı. Bunun üzerine, gökbilimci buluşunu büyük bir sunumla Uluslararası Astronomi Kongresi’nde tanıtmıştı. Ancak üzerindeki kıyafet yüzünden kimse dediklerine inanmamıştı. Büyükler böyledir işte. Neyse ki, asteroid B 612’nin kısmetine, bir Türk lideri, karşı çıkanların cezalandırılacağını söyleyerek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koştu. Aynı gökbilimci, 1920 yılında bu kez çok şık giysiler içinde aynı sunumu yaptı. Ve bu kez herkes görüşünü kabul etti.

Pupa Yayınlanı, [Çeviren: Atakan Ural]

Benim küçük prensimin geldiği gezegenin “B-612 Asteroidi” olduğunu düşünmem için ciddi nedenlerim var. Bu gezegen 1909’da -o da sadece bir kez- bir Türk gökbilimcisi tarafından görülmüştür. O tarihte, Uluslararası Astronomi Kongresi’nde keşfinin büyük bir sunumunu yapmıştı. Ama hiç kimse, kıyafeti yüzünden ona inanmamıştı. Büyükler böyledir. Neyse ki bir Türk lideri, B-612 Asteroidi’nin tanınması için, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini, buna uymayanları ölüm cezası verilmesi zorunlu kılmış. Böylece, 1920’de gökbilimci keşfinin sunumunu çok zarif sır kıyafetle tekrar yapmıştır. Bu kez görüşü herkes tarafından kabul edilmiştir.

Notos Kitap Yayınevi, [Çeviren: Orçun Türkay]

Küçük prensin geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğuna inanmak için sağlam gerekçelerim vardı. O asteroidi teleskopla yalnızca bir kez, 1909’da bir Türk gökbilimci görmüştü. Sonra o adam buluşunu bir Uluslararası Gökbilimi Toplantısı’nda anlatmıştı. Ama üstündeki giysiler yüzünden hiç kimse inanmamıştı kendisine. Büyükler böyledir, ne yaparsınız. Asteroid B-612’nin şansına, tüm yetkileri eline alan bir Türk yönetici, ölüm cezasıyla gözdağı vererek halkını Avrupalılar gibi giyinmeye zorladı. Gökbilimci de 1920’de, sunumunu çok gösterişli giysiler içinde yeniden yaptı. Bu kez herkes onunla aynı düşüncedeydi.

Can Yayınları, [Çeviren: Cemal Süreya- Tomris Uyar]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin “Asteroid B-612″ olduğu konusunda yabana atılamayacak kanıtlarım var. Bu gezegeni bir zamanlar teleskopla ilk kez gören biri olmuş: 1909’da bir Türk gökbilimcisi. Bu konuda hazırladığı raporu Uluslararası Gökbilimciler Kurultayı’na sunmuş. Ama başında fes, ayağında şalvar var diye sözüne kulak asan olmamış. Büyükler böyledir işte. Bereket versin, Astereid B-612’nin onurunu kurtarmak için dediği dedik bir Türk önderi tutmuş, bir yasa koymuş: Herkes bundan böyle Avrupalılar gibi giyinecek, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılacak. 1920 yılında aynı gökbilimci bu kez çok şık giysiler içinde Kurultay’a gelmiş. Tabi bütün üyeler görüşüne katılmışlar.

Şule Yayınları, [Çeviren: Naime Erkovan]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin Asteroid B 612 olduğuna dair ciddi sebeplerimin olduğunu düşünüyorum. Bu gezegeni, 1909 yılında bir Türk gökbilimcisi sadece bir kerecik teleskobuyla görmüştü. O zamanlar uluslararası bir astronomi kongresinde keşfiyle ilgili büyük bir sunum yapmıştı. Fakat kıyafeti yüzünden kimse ona inanmamıştı. Büyükler böyledir. Neyse ki B 612 gezegeninin ünlenebilmesi için otoriter bir Türk lideri, halkına Avrupai giysiler giyme zorunluluğu getirdi; aksine davrananlar ölüm cezasına çarptırıldı. Gökbilimci, oldukça zarif bir takım elbise içinde sunumunu 1920 yılında tekrarladı. İşte o zaman herkes ona hak verdi.

İlgi Çocuk, [Çeviren: Nadir İpek]

Küçük Prens’in geldiği asteroidin B 612 olduğuna inanmam için sağlam nedenlerim var. Bu asteroit teleskopla sadece bir keresinde, o da 1909 yılında bir Türk gökbilimci tarafından görülmüş. Uluslararası gökbilim kongresinde bu keşfiyle ilgili büyük bir sunum yapmış. Ancak kıyafetinden dolayı kimse onu ciddiye almamış. İşte büyükler böyledir. B 612 asteroidinin tanınması için bir Türk devlet adamı, idam cezasıyla, iyi ki halkını Avrupalı tarzda giyinmeye zorlamış. Gökbilimci sunumunu 1920’de şık bir kıyafetle yeniden yapmış. Ve bu sefer herkes ona inanmış.

3 Adam Yayınları, [Çeviren: Adnan Yaşar]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin B-612 diye bilinen asteroid konusunda beni haklı çıkaracak ciddi bir nedenim var. Bu asteroidi ilk kez 1909 yılında bir Türk gökbilimci teleskopla gözlem yaparken görmüş. Bu buluşunu hemen Uluslararası Gökbilimi Toplantısı’nda büyük bir heyecanla sunmuş, ama adamcağız şalvar, cepken ve fes giyiyor diye onun söylediklerine hiç kimse değer vermemiş. Büyükler böyledir işte. Bir süre sonra bir Türk lideri herkesin Avrupalılar gibi giyinmesini zorunlu kılmış, hatta buna uymayanları ölümle cezalandıracağını söylemiş de, 1920 yılında aynı gökbilimci etkileyici ve şık bir giysiyle Asteroid B-612’yi tanıtabilmiş. Bu kez herkes ilgiyle izlemiş onun söylediklerini.

Palto Yayınevi, [Çeviren: Serkan Ozan Özağaç]

Küçük Prens’in Asteroid B612 gezegeninden geldiğine dair ciddiye alınması gereken kanıtlarım var. Bu asteroid yalnızca bir Türk gök bilimcisi tarafından 1909’da gözlemlemişti. Bunun üzerine gök bilimci, büyük bir heyecanla bu keşfini uluslararası gök bilim kongresinde sunmuştu. Ama giydiği kıyafetten dolayı kimse ona kulak asmamıştı. Büyükler böyledir işte. Ama Asteroid B612’nin şansı varmış ki bir gün otoriter bir Türk lider, halkını Avrupalı gibi giyinmeye zorlayarak bu uygulamaya karşı çıkanları idam cezası alacak olmalarıyla tehdit etti. Bunun üzerine 1920’de aynı gökbilimci bu defa zarif ve şık kıyafetler içinde keşfini tekrar kongreye sunmuş ve bu sunumu kabul görmüştü.

Remzi Kitabevi, [Çeviren: Kerem Topuz]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin B 612 numaralı gök cismi olduğuna inanmak için ciddi nedenlerim var. Bu gök cisim, sadece bir kez ve yalnızca bir Türk gökbilimci tarafından teleskoptan görülmüştü. Gökbilimci, uluslararası bir gökbilim kongresi sırasında bu keşfini uzun uzadıya tanıtıp savunmuştu. Ne var ki, Türklerin o zaman giydiği kıyafetten dolayı ona kimse inanmamıştı. Bizim yetişkinler hep böyledir zaten. Neyse ki, B 612 numaralı gök cismi itibarını yerli yerine oturtacak bir olay oldu: Bir Türk lider zorunlu bir kıyafet devrimi yaparak halkına Avrupalılar gibi giyinmelerini dayattı. Aynı gökbilimci, bu kez gayet şık bir elbiseye 1920 yılında iddiasını tekrarladı. Ve böylece, söyledikleri herkesçe kabul edildi.

Yuva Yayınları, [Çeviren: Onur Tunç]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin asteroid B-612 olduğuna inanmak için geçerli nedenlerim var. Bu asteroid, yalnızca bir kere, o da 1909 yılında, bir Türk gökbilimci tarafından teleskopla görülmüş… Bu Türk gökbilimci, buluşunu Uluslararası Gökbilim Kongresi’nde büyük bir gösteriyle sunmuş. Ancak üzerindeki kıyafetler nedeniyle hiç kimse ona inanmamış. Büyükler böyledir işte! Ama B-612’nin şansına, bir Türk diktatör, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkına Avrupa tarzı giyimi dayatmış. Daha sonra o Türk gökbilimci, 1920 yılında bu kez çok şık bir kıyafetle gösterisini yeniden sunmuş. Bu kez herkes onun düşüncesini kabul etmiş!

Zeplin Kitapevi, [Çeviren: Murat Erşen]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin Asteroid B 612 olduğuna inanmak için ciddi sebeplerim var. Bu asteroid, 1909 yılında bir Türk gökbilimci tarafından sadece bir kere görülmüş teleskopla. Bunun üzerine yaptığı keşfi bir Uluslararası Gökbilim Kongresi’nde büyük bir gösteriyle sunmuş. Ama kıyafetleri yüzünden kimse ona inanmamış. Büyükler böyledir işte. Neyse ki Asteroid B 612’nin itibarını kurtarmak için bir Türk diktatörü, halkına Avrupalılar gibi giyinmeyi zorunlu kılmış, karşı gelenlerin cezası da ölümmüş. Aynı gökbilimci 1920’de çok zarif kıyafetler içinde sunumunu tekrarlamış. Tabi bu kez herkes görüşüne katılmış.

Fom Kitap, [Çeviren: Müge Kalender]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin Asteroid B 612 olduğu konusunda önemli kanıtlarım vardı. Bu asteroid ilk defa, bir Türk gökbilimci tarafından, 1909 yılında teleskopla görülmüş. Bu gökbilimci bir uluslararası gökbilim kongresinde buluşunu uzun uzadıya açıklamış ala kıyafetinden ötürü kimse değer vermemiş sözüne. Büyükler böyledir işte. Mutlu bir rastlantıyla Asteroid B 612’nin ünü kurtuldu. Çünkü buyurgan bir Türk yönetici halkını ölüm cezasıyla korkutarak Batılılar gibi giyinmeye zorladı. Bunun üzerine aynı gökbilimci 1920’de açıklamasını Batılı ve modern bir kıyafetle tekrar yaptı. Ve bu sefer herkes onun görüşüne katıldı.

Hece Yayınları, [Çeviren: Fahrettin Arslan]

Küçük Prens’in geldiği yerin B 612 numaralı gezegen olduğunu düşünmemi haklı gösterecek nedenlerim var. Bu gezegen teleskopla, sadece bir kere, 1909’da bir Türk gökbilimci tarafından görülmüştü. O zaman, bu bilgin, buluşunu Uluslararası Gökbilim Kongresi’nde çok büyük bir başarıyla sunmuştu ama elbisesi yüzünden söylediklerine kimse inanmamıştı. Büyükler böyledir. Mutlu bir olay B 612 gezegeninin üne kavuşmasını sağladı: Bir Türk diktatör, halkını, ölümle tehdit ederek Avrupalılar gibi giyinmeye mecbur etti. Bu gökbilimci de gösterisini, 1920 yılında, çok şık elbiseler içinde yeniden sundu. Bu defa, görüşüne herkes katıldı.

Yakamoz Yayınları, [Çeviren: Tayfun Törüner]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğunu sanıyorum. Böyle düşünmek için iyi nedenlerim var. Bu Asteroid yalnızca bir kez, bir Türk gökbilimci tarafından 1909 yılında görüldü. Gökbilimci bu keşfini bir Uluslararası Astronomi Kongresi’nde büyük bir sunumla açıkladı. Ama tuhaf giysileri yüzünden kimse ona inanmadı. Büyük insanlar böyledir işte. Neyse ki bir Türk önderi, halkının Avrupa tarzı kıyafetler giymesini emretti, aksi davranan idam edilecekti. Ve Asteroid B-612’nin şansına Türk Gökbilimci bu keşfini 1920 yılında, şık bir kıyafetle yeniden sergiledi. Bu kez keşfini tüm dünya kabul etti.

Lotus Yayınevi, [Çeviren: Haktan Birsel]

Küçük prensin geldiği yerin adının Asteroid B 612 olduğu konusunda inanmam için geçerli sebeplerim vardı. Bu asteroid ilk defa bir türk gökbilimci tarafından 1909 yılında keşfedilmişti. Bu astronom buluşunu uluslararası astronomi kongresinde herkese çizimler ile açıklamıştı. Fakat giysileri yüzünden hiç kimse ona inanmamıştı. Büyükler böyledir işte! Hele şükür ki, B 612 asteroidinin keşfi için,bir türk diktatör çıktı, ölüm cezasıyla halkını Avrupalılar gibi giyinme konusunda etkiledi. Şık elbiseler ile astronom 1920 yılında yeniden keşfini açıkladı. Bu sefer herkes onun açıklamalarına inandı ve kabul etti.

Beyan Yayınları, [Çeviren: Ayşe Meral]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin Asteroid B 612 olduğu konusunda sağlam gerekçelerim var. Bu asteroid sadece bir kez, 1909 yılında bir Türk gökbilimci tarafından görülmüştü. Bu gökbilimci, buluşunu Uluslararası Gökbilmciler Kongresinde sunmuştu. Ama giyim kuşamından dolayı kimse ona inanmamıştı. Büyükler böyledir işte. Neyse ki, baskıcı bir Türk önderi, ölüm cezası tehdidiyle, halkını Avrupalılar gibi giyinmeye zorlamıştı da B 612 asteroidinin onuru kurtulmuştu. B gökbilimci, 1920 yılında, çok şık giysiler içinde buluşunu yeniden sunmuştu. B kez herkes ona inanmıştı.

Kanyon Kitap, [Çeviren: Ahmet Korkmaz]

Küçük Prens’in geldiği gezegenin B-612 diye bilinen asteroit olduğu konusunda beni haklı çıkaracak ciddi bir nedenim var. Bu asteroiti ilk kez 1909 yılında bir Türk gökbilimci teleskopla gözlem yaparken görmüş. Bu buluşunu hemen Uluslararası Gökbilimi Toplantısı’nda büyük bir heyecanla sunmuş, ama adamcağız şalvar, cepken ve fes giyiyor diye onun söylediklerine hiç kimse değer vermemiş. Büyükler böyledir işte.. Bir süre sonra bir Türk lideri herkesin Avrupalılar gibi giyinmesini zorunlu kılmış, hatta buna uymayanları ölümle cezalandıracağını söylemiş de, 1920 yılında aynı gökbilimci etkileyici ve şık bir giysiyle Asteroid B-612’yi tanıtabilmiş. Bu kez herkes ilgiyle izlemiş onun söylediklerini.

Yason Yayınları, [Çeviren: Kemal Taşkıran]

Küçük prensin geldiği gökcisminin Asteroit B612 olduğuna inanmam için sağlam nedenlerim vardı. Bu gökcismi, 1912 yılında sadece bir kez bir Türk gökbilimcisi tarafından gözlemlenmişti. Gökcismini bulan gökbilimci, bir uluslararası gökbilim kurultayında bulgusuyla ilgili gösterişli bir sunum yapmış, ancak hiçkimse ona inanmamıştı, çünkü giysisini acayip bulmuşlardı. Büyükler, hep böyledir işte. Ancak o arada B612 asteroitinin tanınmasına katkıda bulunacak bir şey olmuştu:Otoriter bir Türk lider, halkına Avrupalılar gibi giyinmelerini emretmiş, emre uymayanlara ölüm cezası uygulanacağını bildirmişti. Bunun üzerine gökbilimci, bulduğu gökcismiyle ilgili sunumunu, şık bir giysiyle, 1920 yılında tekrarlamış ve bulgusu bu kez tüm dünyada kabul görmüştü.

Küçük Prens'in Türkçe çevirilerinden bir seçki..

cinsiyetçilik

Bu içerik 7th Ekim 2014 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Bu içerik 17th Eylül 2014 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

1–Stuttgart Şehir Kütüphanesi / Stuttgart Almanya

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Eun Young Yi adlı Kore’li mimarın tasarladığı bu kütüphane 2011 yılından beri hizmet veriyor. Kimi çevrelerce kütüphanenin şekli Rubik küplerine benzetiliyor.

2–Biblioburro Kütüphanesi / Kolombiya

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Luis Soriano adlı bir öğretmenin fikri olan bu kütüphane, aynı öğretmen tarafından kırsal kesimde okuma oranını artırmak üzere hizmet ediyor. Öğretmen boş zamanlarında kırsal kesimde gezici kütüphanesiyle insanlara kitap dağıtıyor.

3–Biblioteqhue / Paris Fransa

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Parisin ağaçlık bir kesiminde bulunan kütüphane, dünyanın en büyük kütüphanelerinden birisi. Kütüphane açık kitap şeklinde tasarlanmış, dört farklı binadan meydana geliyor. Kütüphane 1996 yılından bu yana halka hizmet ediyor.

4–Okuma Kulübü 2000 / Manila Filipinler

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Resimdeki Hernando Guanlao adlı kişinin kurduğu kütüphane, Manila kenti sokaklarında halka hizmet ediyor. Guanlao ömrü boyunca, ailesinin ve kendisinin sahip olduğu bütün kitapları bu kütüphanede halkın hizmetine sunuyor.

5–Stockholm Halk Kütüphanesi / Stokolm İsveç

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Gunnar Asplund adlı bir mimarın tasarladığı kütüphane 1928 yılında kurulmuş. Kütüphane ayrıca İsveç’in ilk açık raf sistemiyle oluşturulmuş kütüphanesi konumunda.

6–24 Saat Açık Mekanik Kütüphaneler / Pekin Çin

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Çin’de bulunan bu kütüphaneler ise günün her saati hizmetinizde. Makinalara belli bir miktar ücret yatırarak kitapları ödünç alabiliyorsunuz.

7–Trinity Koleji Uzun Oda Kütüphanesi / Dublin İrlanda

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

İrlanda’nın en eski üniversitesi olan Trinity Koleji’nde yer alan bu kütüphane 200.000 kitapla ülkenin en büyük kütüphanelerinden birisi durumunda.

8–Kenya Develi Kütüphane / Kenya

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Kenya’nın ulusal bir politika olarak belirlediği ve yasa taslağı hazırlayarak hayata geçirdiği gezici kütüphane programı çerçevesinde, 1985 yılından bu yana develerle ülkenin kırsal bölgelerine kitap taşınıyor.

9–Japon Resim Kitapları Kütüphanesi / İvaki Japonya

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

Bu kütüphane ise Japonya’daki okul öncesi yaştaki çocukların yararlanması için kurulmuş ve Tadao Ando adlı bir mimar tarafından tasarlanmış bir çocuk resim ve boyama kitabı kütüphanesi.

10–Boston Halk Kütüphanesi / Boston ABD

Mutlaka Görmeniz Gereken Dünyanın En İlginç 10 Kütüphanesi

1848 yılında kurulan bu kütüphane kuzey Amerika’nın en büyük ikinci kütüphanesi konumunda. 24 milyon kitaptan oluşan arşiviyle Boston Halk Kütüphanesi ülkenin en büyük kütüphanelerinden birisi olarak biliniyor.

“Neyse, çay koyuyorum”

Bu içerik 1st Eylül 2014 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

“Hadi iç de çay koyayım”
-Ah Muhsin Ünlü

“Çay, henüz her şey bitmedi demektir”
-Cezmi Ersöz

“İki çay söylemiştik orada, biri açık, keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
-Cemal Süreya

“Ömür, bir çay içimi kadar zaten”
-Umay Umay

“Biz çayın yalnızlığa iyi gelen tarafını severiz”
-Oğuz Atay

“Masada çay bardakları ve senin ellerin olsun”
-Tarık Tufan

“Her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım”
-Murat Menteş

“Ve oturdu mu bir masaya, hakkını verir çay içmenin”
-Cahit Zarifoğlu

“Bu kente gelirsen unutma beni, sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlayayım”
-Osman Konuk

“Seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana”
-Murat Menteş

“Çay bardağında bırakılan dudak payı kadar bile uzak kalamam gözlerine”
-Sunay Akın

“Demlice bir çay koyun üstüne, aç çocuk gibi besleyin sobayı”
-Ahmet Kaya

“Biliyor musun; köprücük kemiğini süsleyen bir kaç ben için bile sevebilirdim seni.
Neyse, çay koyuyorum”
-Ah Muhsin Ünlü

“Basit yaşayacaksın basit
Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit
çay, simit ve peynirle”
-Nazım Hikmet

“Yalnızlığın üzerine sıcak bir çay iyi gidiyor da gözlerin gitmiyor aklımdan”
-Küçük İskender

“Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel, namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer”
-Can Yücel

MARVEL FİLMLERİ

Bu içerik 21st Ağustos 2014 tarihinde admin tarafından yarın'dan sonrası yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

Bu postu Marvel filmlerinin çıkış tarihlerini kavramak için yazıyorum. Gelecek programlar hakkında bu sayede bilgi edinebileceksiniz. =)


1998:
Blade
2000:
X-Men
2002:
Blade II
Spider-Man


2003:

Daredevil
X2: X-Men United
Hulk
2004:
The Punisher
Spider-Man 2
Blade III: Trinity
2005:
Elektra
Man-Thing
Fantastic Four
2006:
X-Men: The Last Stand
2007:
Ghost Rider
Spider-Man 3
Fantastic Four: Rise of the Silver Surfer
2008:
Punisher: War Zone
2009:
X-Men Origins: Wolverine
2011:
X-Men: First Class
2012:
Ghost Rider: Spirit of Vengeance
The Amazing Spider-Man
2013:
The Wolverine
2014:
The Amazing Spider-Man 2
X-Men: Days of Future Past
2015:
Fantastic Four reboot (19 Haziran)
2016:

The Sinister Six (11 Kasım)
X-Men: Apocalypse (27 Mayıs)

2017:
Fantastic Four devam filmi (duyuruldu)
The Wolverine devam filmi (duyuruldu)
2018:

The Amazing Spider-Man 3 (duyuruldu)

MARVEL CINEMATIC UNIVERSE
1. AŞAMA: AVENGERS’IN TOPLANMASI

2008:
Iron Man (7,9)
Incredible Hulk (6,9)
2010:
Iron Man 2 (7,1)
2011:
Thor (7,0)
Captain America: The First Avenger (6,8)
2012:
The Avengers (8,2)
2. AŞAMA

2013:
Iron Man 3 (7,4)
Thor: The Dark World (7,3)
2014:
Captain America: The Winter Soldier (8,1)
Guardians of the Galaxy
2015:
Avengers: Age of Ultron (1 Mayıs)
3. AŞAMA
2015:
Ant-Man (17 Temmuz)
2016:

Captain America 3 (6 Mayıs)
İsimsiz (Muhtemelen Doctor Strange, 8 Temmuz)

2017:

İsimsiz (5 Mayıs)
Guardians of the Galaxy 2 (28 Temmuz)
İsimsiz (3 Kasım)

2018:

İsimsiz (6 Temmuz)
İsimsiz (2 Kasım)

2019:

İsimsiz (3 Mayıs)

Ant-Man filminin denemesinden bir görüntü var aşağıda. İşte Hank Pym! Marvel’ın film teknolojisine bayılıyorum. Bize en iyilerini sunuyorlar bence. Ant-Man/Karınca Adam 2015’te. Avengers 2 ile 2. Aşama bitecek, Ant-Man ile 3. Aşama başlayacak. Filmin başrolünde Paul Rudd bulunuyor.

Ünlü Edebiyatçıların Uğrak Yeri 14 Edebileşmiş Mekân

Bu içerik 25th Haziran 2014 tarihinde admin tarafından dün'de kalmış yaşamlar ... kategorisine eklenmiştir.

Çayınızı karıştırırken Sait Faik ile göz göze geliyorsunuz. Kahvenizi yudumlarken Orhan Kemal önündeki kâğıda bir şeyler karalıyor. Kadeh tokuştururken Orhan Veli, Edip Cansever ile koyu bir sohbete dalıyor. Az ileride Cemal Süreya ile Can Yücel atışıyor. Dilerseniz daha gerilere gidelim. Mesela Yahya Kemal’in, Ahmet Hamdi’nin, Peyami Safa’nın bir köşeden çıkageldiği yıllara.

Ünlü şairlerin, yazarların kısaca edebiyatçıların uğrak yeri olmuş mekanları sizin için listeledik.

Nisuaz Pastanesi

Nisuaz-Pastanesi
Sait Faik 14 Mart 1941′de Orhan Veli’ye mektubunda “Burada eski tas eski hamam. Cumartesi günleri Nisuaz’da üdeba toplanır. Kararlar verilir” diye bahsetti bu pastaneden.

Bugün Beyoğlu’nda Ayhan Işık Sokağı’nın girişindeki Garanti Bankası’nın yerinde bulunan Nisuaz, 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi.

1967′deki yangından sonra yıkılan pastanenin müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Edip Ayel, “Garip” akımının isim babası Cavit Yamaç, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlardı.

Niko Kiriçis’in pastanesi geniş ve yüksek vitriniyle adeta İstiklal ile iç içeydi. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz’da yaptı. Mesela Hilmi Ziya’nın “İnsan” ve Burhan Arpad’ın “İnanç” dergilerinin temelleri burada atıldı.

Küllük Kahvesi

Kulluk-Kahvesi
Şair Mehmet Sıtkı Akozan “Sanmayın avare bülbüller gibi güllükteyiz / Biz yanık bir kor gibi akşam sabah Küllük’teyiz” diye andı burayı. Beyazıt Cami’sinin ana yola bakan tarafındaki bu bahçeli kıraathane, 1950′lerde adeta bir ilim irfan yuvasıydı. Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Peyami Safa, Necip Fazıl Kısakürek, Tarık Buğra, Fuat Köprülü, Ahmet Muhip Dıranas, Neyzen Tevfik, İlhan Berk, Reşat Nuri Güntekin ve Cahit Sıtkı Tarancı gibi isimler burayı sıkça ziyaret etti. Hatta Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar’ın 10. Yıl Marşı’nı Küllük’te yazdığı rivayet edildi.

Mekânın sakinleri burayı o kadar benimsediler ki 1950′lerde yıkılan kahvede sadece çay, kahve, nargile içip sohbet etmekle yetinmediler. Bir de Eylül 1940′tan itibaren, adını yaşatmak için “Küllük” dergisini çıkardılar.

Baylan Pastanesi

Baylan-Pastanesi
“Garsonlar paramız olup olmadığını gözlerimizden anlar, eğer meteliğe kurşun atıyorsak, hiçbir şey söylemeden önümüze bir şişe maden suyu bırakırlardı. O maden suyuyla akşama kadar idare ederdik.” Ülkü Tamer böyle anlattı kup griyesi ve çikolatalı trüf pastası dillere destan Baylan’ı.

Pastane, 1923′te Loryan adıyla Beyoğlu’ndaki Ses Tiyatrosu’nun yanında, Luvr Apartmanı’nda açıldı. 1934′te yabancı kelimelerin kullanılması yasaklanınca “kusursuz” anlamına gelen bu ismi aldı.

Attila İlhan’ın sıklaşan ziyaretleriyle edebiyat çevrelerinde kısa sürede kendilerine “Baylancılar” diyen bir grup oluştu. Beyoğlu şubesi 1967′de kapanana kadar Behçet Necatigil, Cemal Süreya, Edip Cansever, Erdal Öz, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Peyami Safa, Sait Faik, Orhan Kemal, Salah Birsel, Onat Kutlar, Doğan Hızlan gibi pek çok ismi ağırladı.

Meserret Kahvesi

Meserret-Kahvesi
Salah Birsel “Kahveler” kitabında buradan “Meserret Kahvesi tüm İstanbul’un kahvesidir. Orada hiç değilse bir kez oturmamış edebiyatçı da gösterilemez” diye bahsetti.

Sirkeci’de Ankara ve Ebusuut caddelerinin köşesindeki kahve, yazarlarla gazetecilerin uğrak yeriydi. 1900′lerin başında açılan kahvenin gediklileri arasında Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sait Faik, Edip Cansever, Melih Cevdet Anday, Muzaffer Buyrukçu, Mehmet Rauf, Halit Ziya Uşaklıgil, Necip Fazıl gibi edebiyatçılar yer aldı.
Orhan Kemal birçok eserine burada başlarken kahveyi “Meserret Bâb-ı Ali’den ekmeğimi çıkarmaya çalışmanın başlangıç noktasıdır” diye andı.

İkbal Kahvesi

ikbal-kahvesi
Arkadaşı Nurer Uğurlu “Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi” kitabında ünlü yazarın hayatını anlattı. Oğlu Işık Öğütçü, Cihangir’de Orhan Kemal Müzesi’nin altına yıllar sonra aynı isimde bir yer açtı. Şimdi varın ünlü yazarın geçmişte Nuruosmaniye’deki bu kahveyle ilişkisini siz düşünün.

Bir dönem Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Ahmet Haşim’in de uğrak yeri, Orhan Kemal ve arkadaşlarının taktığı adla “Kahvetül-ikbal”, 1960′ların sonlarında kapanana kadar sabah sohbetlerinin ev sahibiydi. Muzaffer Buyrukçu, Nurer Uğurlu ve Orhan Kemal bu buluşmaları, düğün ertesi damat sohbeti anlamına gelen “Sabahiye” diye adlandırırdı. Edip Cansever, Musa Anter, Yaşar Kemal, Ece Ayhan, Rıfat Ilgaz, Oktay Akbal, Behçet Necatigil ve Sennur Sezer de İkbal’in gediklilerindendi.

Kulis Bar

Kulis-Bar
Jorj Sütçüyan Beyoğlu’nda Atlas Pasajı’nda 1948′de açtı Kulis Bar’ı. Her sabah Çiçek Pasajı’ndan taze çiçeklerle süsledi. İçerisi büyük görünsün diye boydan boya aynalarla kapladı. Her daim uğrayan dostlarından biri gelmediğinde hasta mı diye meraklandı, aradı.

Atlas Sineması’ndaki galalarda, tiyatroların perde açmadığı pazartesi günlerinde en kalabalık zamanlarını gördü burası. Abdi İpekçi, Nadir Nadi gibi gazeteciler, Yaşar Kemal, Edip Cansever, Fethi Naci gibi edebiyatçılar, İzzet Günay, Fikret Hakan, Metin Erksan, Yılmaz Güney gibi sinemacılar müdavimlerindendi. Kadife kapısı tanıdıklara her daim açıkken, diğerleri “Burası kulüp” denilerek kibarca reddedilirdi. Mekân daha sonra Nişantaşı’na taşındıysa da eski havasını bulamadı ve kapandı.

Papirüs Bar

papirus-bar
Papirüs ilk kez 1972′de Kulis Bar’ın garsonlarından Ertuğrul Bora tarafından Beyoğlu’nda Ses Sineması’nın üstünde açıldı. Burası 1977′de çıkan yangının ardından kapanınca, yeni Papirüs aynı yıl Ayhan Işık Sokak’ta Erman Han’da hizmet vermeye başladı.

Burası Yaşar Kemal, Cemal Süreya, Selim İleri gibi yazarların yanı sıra, sinemacıların ve tiyatrocuların da buluşma yeriydi. O kadar sevildi ki dekoru ve havasıyla İngiliz pub’larını andıran Papirüs’ün duvarları, zamanla müdavimlerinin getirdiği afişlerle doldu. Hatta bir dönemin ünlü dizisi Şehnaz Tango’da Muhsin’in (Erdal Özyağcılar) işlettiği mekan olarak TV’de bile boy gösterdi.

Lefter’in Meyhanesi

Lefterin-Meyhanesi
Nazlı Eray “Nevizade’de yarı karanlık Lefter’in Meyhanesi, beş parasız entelektüeller. Dipte çalan bir laterna, yanında garson Tanaş. Bu Tanaş herkesin derdini bilirdi, ona göre konuşurdu” diye andı burayı.

1950′lerde laternasıyla ünlenen meyhanede Kambur Panayot’un kolunu çevirdiği laternadan hep aynı şarkı, “Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere” yükselirdi. Ama kimse şikâyetçi değildi. Çünkü burası öğleden sonraki pastane buluşmalarının ardından, edebiyatçıların akşam sofrasıydı.

Beyoğlu’nda bugünkü Nevizade’de Mavi Boncuk’un yerindeki meyhanede bir duble rakı, altı çeşit mezeyle sunulurdu.
Ülkü Tamer, Onat Kutlar, Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Ferit Edgü, Doğan Hızlan, Orhan Kemal, Sait Faik ve Özdemir Asaf, Lefter’in Meyhanesi’nin gediklilerindendi. Ülkü Tamer’in anlatımıyla Lefter 1964′te Ece Ayhan’a göre bando mızıkayla Yunanistan’a gönderilince mekân kapandı.

Lambo’nun Meyhanesi

Lambonun-Meyhanesi
40 kuşağının “Alaylılar Akademisi” diye nitelediği Lambo’nun Meyhanesi, Orhan Veli’nin Nevizade’deki keşfiydi. Hatta ünlü şair, büyük aşkı Nahit Fıratlı ile burada buluşurdu. Mekân o kadar küçüktü ki İlhan Berk burayı “Bir tramvay büyüklüğündedir” diye andı.

Leyla Erbil, Leyla Umar, Güner Kuban ve Mina Urgan gibi dönemin kadın edebiyatçılarının da sık sık uğradığı meyhane, veresiye defteri ile ünlüydü. Müdavimlerinin paraları çıkışmadığında Mösyö Lambo o deftere ya bir şiir, ya bir söz yazdırırdı.

Lambo, komünist olduğu gerekçesiyle meyhanesi kapatılınca ayakkabı dükkânı açtı ve onu çalıştırırken intihar etti. Sevenleri, bir devir böylece kapanırken onu hep tezgâhın arkasında Rus klasiklerini okurken hatırlayacaktı.

Hatay Restoran

hatay-meyhanesi-ii
1967′de Ali Demir’in Kadıköy’de açtığı Hatay Restoran, Cemal Süreya’nın öncülüğündeki edebiyat sohbetlerinin Anadolu Yakası’ndaki adresiydi. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ece Ayhan, Salah Birsel, Adnan Özyalçıner, Sennur Sezer, Can Yücel ve Behzat Ay gibi isimler ciğeri ve humusu ile ünlü mekânın sık gelen konukları arasındaydı.

Süreya sayesinde restoranda anı defterleri tutulmaya başlanınca, burası tarihe defteri olan meyhane diye geçti. 1983′ten beri biriktirilen 11 ciltlik defterden seçmeler, şairin ölümünün 13. yılında “Hatay Meyhanesi Defterleri” adıyla kitaplaştırıldı.

Tomris Uyar ile Süreya’nın kadeh tokuşturduğu meyhanenin defterlerinde neler yoktu ki? Feyyaz Kayaca’nın şiirleri, Arif Damar’ın, Ece Ayhan’ın, Fethi Naci’nin notları… Aynı şanslı defterler Cemal Süreya’nın çizdiği ve “Sevgili, Edip!” ithaflı bir Edip Cansever resmini de gördü.

Degüstasyon

Degustasyon
Mekân, Orhan Veli’ye “Canan ki Degüstasyon’a gelmez / Balıkpazarı’na hiç gelmez” dizelerini yazdıracak kadar popülerdi. Ahmet Haşim’in burada sandalyesi olduğu rivayet edildi. 1920′de İtalyan Subayı Maurandi Çiçek Pasajı’nın girişinde, bugün Otantik’in olduğu yerde açtığı Degüstasyon’u üç yıl sonra Edmondo Morrigi’ye devretti.

Lokanta 1930-1960 yıllarında en parlak dönemini geçirdi. Yahya Kemal, Ercüment Ekrem Talu, Faruk Nafiz Çamlıbel, Tarık Buğra, Eşref Şefik ve Sait Faik’in sık sık uğradığı meyhane, yazın Çiçek Pasajı’na masa koyduğunda, bugün de süren bir geleneği başlattığından habersizdi. 1970′lere gelindiğinde kadrosu değişen ve eski havasını yitiren meyhane 10 Mayıs 1970′te Çiçek Pasajı çökünce diğer meyhanelerle birlikte kapandı. İsmi halen Balıkpazarı’ndaki bir meyhanede yaşıyor.

Cumhuriyet Meyhanesi

Cumhuriyet-Meyhanesi
Geçmişi 1800′lerin sonuna dayansa da, 1923′te o dönemki pek çok işletme gibi Cumhuriyet adını aldığı için, resmi kuruluş tarihi 1923 kabul edildi. 1940′larda işletmeye başlayan Koço Efanduli çizgisini ilk yıllardan itibaren korudu. Halen ilk açıldığı yerde, Beyoğlu Balıkpazarı’nda faaliyet gösteren meyhanede Mustafa Kemal Atatürk’ün de masası vardı.

Bu uzun soluklu mekân elbette devrinin önemli edebiyatçılarını da ağırladı. Sait Faik, Orhan Veli, Cahit Irgat, Cihat Burak gibi isimlerle anılan meyhane Atilla İlhan’ın da uğrak yeriydi. Hatta İlhan yıllar sonra Orhan Veli ile orada karşılaşmasını şu sözlerle andı: “Yağmur yağıyordu, rastladığımız ilk kitapçıdan Orhan Veli’nin (Kanık) yeni çıkmış kitabını almış, neş’e içinde, Balıkpazarı’na dalmıştık: ünlü Cumhuriyet Meyhanesi’ne gidiyoruz, çünkü pazar akşamıdır; öğrencilerin, en keyifli gecesi.”

Yeni Hayat Lokantası

yeni-hayat-lokantasi
Sahibi Kürt Mehmet’ten ötürü “Kürdün Meyhanesi” diye anılan Ankara Ulus’taki bu meyhane, dönemin aydınlarına ev sahipliği yapıyordu. Nurullah Ataç, Orhan Veli, Azra Erhat, Behice Boran, Çetin Altan, Cüneyt Arcayürek, Ceyhun Atuf Kansu, Fikret Mualla ve Fikret Otyam gibi pek çok ismi ağırlayan meyhaneyi, ressam Fahir Aksoy 1944-1960 yıllarını kapsayan anı kitabı “Kürdün Meyhanesi”nde anlattı.

1940′larda açılan meyhane, misafirlerinden ötürü sivil polislerin de uğrak yeriydi. Hatta kendini genç şairler gibi gösteren sivillerin o ağır masalara konuk olduğu ve durum yaşça büyükler tarafından anlaşılınca, en pahalı içkilerin ısmarlanıp hesabın sivillere ödetildiği rivayet edilirdi. 1950′lerden itibaren şehrin merkezi Ulus’tan Yenişehir’e doğru kayınca popülerliğini yitiren meyhane 1960′ların başında kapandı.

Üç Nal

uc-nal
Şinasi Baray, ailesinden kalma iki katlı eski evini düzenleyip 1946′da restorana çevirdi. Alt kat Baray’ın ailesinin yaşadığı dönemde ahır olarak kullanıldığı için de mekânın adını Üç Nal koydu. Ankara’nın Ulus semtinde Konak Sokakta yer alan meyhane, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Can Yücel gibi pek çok ismi ağırladı.

Burası kapağında üç nal çakılı şeref defteri ile de ünlüydü. Karikatürist Ratip Tahir Burak “İş dördüncü nalla, bir ata kaldı… Bir de meydana!..” satırlarını, bir karikatürle deftere ekleyince, Orhan Veli de dayanamayıp meyhanenin duvarına, “Üç Nal’a gelen, dörtnala gider” yazdı. Ünlü şair o zamanlar bir gece buradan çıkıp belediyenin açtığı çukura düştüğünde, ölüme dörtnala gideceğini elbette düşünmemişti.